08 Ekim 2007 Pazartesi

HOLDEN CAULFIELD




Sahnenin görünmeyen bir köşesinde hiç tanışmadığı, kendi halindeki davulcuyu severken yanında duran sevgilisine “Beni hasta ediyorsun” diyebiliyor Holden. Başında gezdirdiği kırmızı avcı şapkasıyla epey dikkat çekiyor. Çoğunun sevdiği samimi, içinden nasıl geliyorsa öyle davranan insanlardan hoşlanıyor. Katıksızlığı seviyor.

Kişinin içine minnacık dış etken, aslında ona ait olmayan, bir özenmenin getirdiği zorlama davranışlar karışmışsa bu onu çileden çıkarmaya yetiyor. Özü gibi davranmak belki de dünyada en önem verdiği şey.


İşte bu yüzden çocukları çok seviyor. Çocuklar birini taklit ettiğinde yalnızca karşısındakini değil kendini de aldatmış, gerçek bir başkasını oluşturmuş oluyorlar. Yapmacıktan uzak, sevimli bir hale geliyorlar. Ama çocukların hepsini ayırımsız sevdiği söylenemez Caulfield ‘in; küçük kız kardeşi Phoebe ‘ye okulda bir not bıraktığı sırada duvardaki yazı gözüne çarpar. “Seni …” yazıyordur.

Fena halde canını sıkar bu, silmeye çalışır, silemez. İşte o yazıyı yazan çocuğu sevmez. Bunun anlamı çocukların nereye gittiklerini, gideceklerini tamamiyle bilmemeleri. (Bu onun durumunu da açıklar. Sanatoryumdan çıktıktan sonra ne yapacağı sorusunu bu yüzden yanıtlayamaz) Ara sıra kiminin uçuruma çok yaklaştıkları, duvarlara böyle yazılar yazdıkları oluyor ve bunların engellenmesi gerektiğini düşünüyor.


Tam bir yetişkin olarak görmek istiyor kendini. Onun küçüklüğünü akılda canlandırmak öyle zor ki. New York ‘ta geçirdiği onca macera için ne demeli. Hızlı bir, olgunluk dönemine geçiş gibi, sanki yirmi yılda yapılacak şeyleri, özetleyip bir geceye sığdırmış. Her şeyi anlamış, her şeyden umudu kesmiş biriyle, daha on üç yaşındaki bir çocuk karışımı gibi. İki uç noktaya da kendini ait hissettiği söylenemez, belki o yüzden gidip gelirken aradaki hıza dayanamıyor.

Kim ne derse desin, Holden Caulfield sağlıklı bir karakter değil. Onu izlemek, örnek almak, onu taklitten öteye geçemez. Çünkü böylesine bir özgünlük, etrafında birikmiş her şeyi siler, yok eder.


Nasıl biri Holden, kişiliği olaylara karşı aldığı tavırlarla, yaptıklarıyla ortaya çıkıyor; mızmız, merhametli, acımasız, güvenilmez, bencil, gamsız, tembel, tezcanlı, on altı yaşında, bir seksen dokuz boyunda, kafasının bir yanı olduğu gibi beyaz tellerle dolu, bazen on iki yaşındaymış gibi davrandığını kabul eden garip biri.


İçinde bulunduğu çöküntü, sanatoryumdan çıktıktan sonra düzelecek mi. Nasıl bir teşhis konulur. Hastalığı nedir bilmiyorum (zatürree dışında), işin bir de psikolojik derinliği olduğu kesin. Yoksa Salinger yalnızca ilk gençliğini mi anlatmak istedi. Tümü sayıklamadan ibaret. Bu sorulara net, doğru yanıt verilemez. Yalnızca hasta olduğu ve bir dönem geçirdiği söylenebilir. Teenage hastalığı denen şey, içinde bulunduğu basit bir süreç mi.

Onun anlatımını, maceralarını, Salinger ‘in kurduğu dokuyu herkes seviyor. Bu edebiliğin sonucu. Ben canlı Caulfield ‘le ilgileniyorum. Onun gerçekten varolduğunu düşünerek yazıyorum. Özenmek, hep başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerini taklit etmek istemiyorum. Holden ‘in bir “rockstar” gibi peşinde sürüklediği, onun takipçisi kim bilir kaç genç vardır.

Caulfield ancak bir zaman geçtikten sonra “büyük adam” olacak. Şimdilik yalnızca alametler gösteriyor. Bol bol olasılığı var. Ele aldığı, düşündüğü çoğu şey önemsiz. Onların yerine başka şeyler konulursa Caulfield ‘in tümünün hakkından gelebileceğini anlıyoruz. Ama hep varsayım… O, benim “önemli” dediğim şeyler hakkında düşünmüyor. Park havuzunda yüzen ördeklerin kışın nereye götürüldüğünü merak ediyor; taksi şoförlerini böyle sorularla deli ediyor.
Bütünü içinde tutan parçalarla mı ilgileniyor; onun maceraları hep hüzünlü, hep kaypak.



(…)
”Ne olmak isterdim biliyor musun? Yani o lanet seçimi yapmak elimde olsaydı?”
“Ne? Ağzını bozma.”
“O şarkıyı biliyor musun, hani ‘Yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında’ diye? Ben işte-“
“O öyle değil, ‘rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında’ olacak! Şiir bu Robert Burns ‘ün”
(…)
“Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta –yetişkin hiç kimse yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim.”
(…)




Çavdar Tarlasında Çocuklar – J. D. Salinger. (Çev. Coşkun Yerli. [Syf. 164-165] YKY ‘de 13. baskı.)

30 Eylül 2007 Pazar

POETİKAYA GİRİŞ - TZVETAN TODOROV



Kitabın ilk hali 1967 yılında “Yapısalcılık Nedir?” başlıklı ortak bir yapıtın parçası olarak yazılır. Daha sonra 1973 ‘te ayrı bir kitap olarak, Todorov ‘un üstünde yaptığı değişikliklerle tekrar yayımlanır. Bunun ardından 1981 yılında “University of Minnesota” tarafından, Todorov ‘un tekrar yaptığı değişiklerle son bir kez daha basılır. Yaptığı bu son değişikliğin nedenini “tarih ile hakikat arasındaki ilişki” yi artık farklı görüyor olmasına bağlar ve kitabı tekrar yazmaz.

Nedenini şöyle açıklar:

(…)
…kitabımı yeniden yazacak olursam, bu zamansal izleri siler, çalışmamı tarihten bilime (hakikat) doğru gitmek üzere yeniden yönlendirirdim; oysa bu yanılsama olurdu: Böyle yapmakla geçmişin izlerinin yerine şimdinin izlerini geçirmiş, böylece sıfır ile sonsuzun eşit olduğu şu devasa ben merkezci serabına, şimdinin sonsuzluk olduğu serabına kapılmış olurdum …
(…)

Böylece 1981 baskısında asıl metne yalnızca “tarihsel nitelik” li iki görüş eklemekle yetinir.

1- Poetikanın geçmişiyle ilgili görüşler
2- Poetikanın geleceğiyle ilgili görüşler

“Poetika bir yandan edebiyatı açıklamaya çalışan herhangi bir başka disiplinin (felsefe, psikoloji, antropoloji, vb.) yapıtlara uygulanmasından değil, edebiyatın kendi terimleriyle incelenmesinden üretilecektir; ama öte yandan, böyle bir bilgi tek tek yorumların toplamından ibaret kalmayacak, poetika ‘nın da incelenen bireysel yapıtlardan bağımsız içsel tutarlılığı olacaktır.“

Yani Todorov, poetikanın başlı başına; kendi içinde terimleri, sistematiği, yöntemleri olan ayrı bir disiplin haline gelmesini istemektedir. Bir sosyoloğun, bir edebi ürünü incelemesi sonucu ortaya çıkan salt sosyolojik bilgiyi ya da bir tarihçinin ortaya koyduğu salt tarih bilgisini değil; bizzat edebiliğin bilgisini istemektedir.

Orhan Koçak sürdürür:

“Edebiyat incelemelerinde üç geleneksel yaklaşım görülür:

Projeksiyon:

Okumanın yapıtı aşarak onun ardında yer alan gerçekliklere, yazara, topluma ya da başka aşkın olgulara yönelmesidir. Psikolojik ya da sosyolojik eleştriler bu projeksiyonun örnekleridir.

Açımlayıcı şerh:

Yapıtın ötesine geçmek yerine içinde kalmayı yeğler. Yapıtı yine kendisiyle açıklama çabasının varabileceği uç edim.

Poetika:

Tikel yapıtlarda tezahür eden genel ilkeleri kavramayı amaçlar. Ama poetika, yapıtlarda şu ya da bu genel yasanın sadece somutlanışını görme çabasına da indirgenemez.

Todorov ‘a göre herhangi bir yapıtın poetika çerçevesinde incelenmesi, incelemenin çıkış noktasını ve başlangıç ilkelerini tamamlayan ya da büsbütün dönüştüren sonuçlara yol açabilmelidir.

Jakobson ‘un formülasyonu (edebiliğin nasıl ortaya çıktığının saptanması) unutulduğu anda poetika da yapıtlarda bir takım sabit yapısal örüntüler veya ilk örnekler yakalama çabasına dönüşecek, başka deyişle kendisi de bir tür projeksiyon haline gelecektir.”

Aslında Todorov ‘un tanımladığı biçimde poetika, kuramsal tabanını “yapısalcılık” ve “dilbilimsel yapısalcılık” ‘tan alan bir kavram. Metnin (çok çetrefil) daha iyi anlaşılması için yapısalcılığın, Barthes ‘in, Jakobson ‘un ana hatlarıyla da olsa bilinmesi gerekir.


("Tzvetan Todorov - Poetikaya Giriş" Metis Yayınları Çev. Kaya Şahin)

29 Eylül 2007 Cumartesi

KURTAR HALKIMI MUSA - WILLIAM FAULKNER



Bu isim aslında günümüzde halen söylenen bir ilahinin nakarat bölümüdür. İlahide zenci köleler, Mısır ‘da Firavun ‘un şiddetinden kaçan Musevi Halkıyla özdeşleştirilirler. Tanrı Musa ‘yı halkını Mısır ‘dan çıkarması için uyarır:

in aşağı musa
git mısır ülkesine
de ki koca firavun ’a
bıraksın halkımı özgür

Romanın merkezinde avcılığı öğrenmek üzere bir kampa götürülmüş Isaac Mccaslin vardır. Faulkner birçok metninde olduğu gibi Kurtar Halkımı Musa ‘da da aynı anlatı yöntemini kullanır.
Bu yöntem ormanda yolunu kaybedenlerin kullandığıyla aynıdır:

“yolunu kaybeden önce durup bir nirengi noktası belirler, sonra bunun çevresinde gitgide büyüyen çemberler çizerek yürür. çemberlerden biri mutlaka yolu bir noktada kesecektir.”

Yani serüven sürekli olarak ağız değiştirecek, zaman her bölümde geçmişe ya da geleceğe kayacak ve biz olay akışını bu ince kesişme noktalarından yapacağımız çıkarmalarla kavrayacağız. Faulkner bunu okuyucuya eziyet olsun diye yapmaz, arkasında savunduğu bir takım savlar vardır. Örneğin tarihin yaşadığı ve asla tam bir gerçekliğe dönüşemeyeceği gibi.

“Eski insanlar” ve “Ayı” bölümlerindeyse avlanmayı belli geleneksel kurallar dahilinde gerçekleştirme, insanla doğa ilişkisi konuları irdelenir. Ve vahşi doğanın düşünen, hisseden, duygulu bir varlık olduğu ileri sürülür. Bir Kızılderili geleneğidir aslında bu. Avlanma bir törendir, iki tarafın saygı ve centilmenlik çerçevesinde gerçekleştirdiği bir ritüel.

“İdi” bölümünde Isaac ‘in doğumu öncesinde çiftlikte yaşanan bir takım olaylar anlatılır. Bir çeşit tanıtma bölümüdür aslında, kişilerin kim olduklarının öğrenilmesi için önemlidir.

“Delta‘da Güz” de de artık seksen yaşına gelmiş olan Isaac yaşamının son kampına gitmektedir. Aynı bölümde Isaac ‘ın gözleri bize 1940 ‘ların atmosferini sunar: Amerikan ekonomisi hızla büyümüştür, endüstri azmış, kentler devasa hale gelmiştir. Tabi bunun sonucunda orman köşeye sıkışmıştır. Gelip geçen trenler vahşi hayvanları korkutacak kadar ormanın derinliklerine inmiştir.

“Eski İnsanlar” daysa Isaac on yaşındadır ve ilk geyiğini nasıl vurduğu anlatılır. Aslında bölümler böyle yüzeysel anlatılmamalı çünkü kitap dışardan bakan birine bir tür popüler macera romanı görüntüsü veriyor. Kesinlikle değil, kitap "Amerikan Güneyi" ni yerden yere vuran bir temaya sahip. Güney bir coğrafi terimden çok, bir kültüre işaret ediyor. Beyazların aslında Mississippi deltası ‘nı ele geçirmiş aç gözlü, kavgacı ve zenci kölelerin kendi emekleriyle ekip topladığı pamukları satarak zengin olduklarını açığa vuruyor. Siyasi tutuculuk, dinsel bağnazlık, acımasız sömürücülük, ırk ayrımcılığı ve çokça yaşanan linç olayları Faulkner ‘in edebiyatının hiç de yöresel olmadığını bize rahatça kanıtlar.

Ayrıca bu kitap Isaac Mccaslin ‘in yüksek ahlaklılığının aradan geçen bir ömüre rağmen hiç değişmediğini; halen bir beyazın zenci sevgilisini, kucağında kendi çocuğuyla birlikte pervasızca eline para sıkıştırıp kapı dışarı edebileceğini karmaşık dokusuyla birlikte sunar.

Uzun süreli okumalarla; kişi adları, akrabalıklar, tarihler kaydedilmeli. Kitap böylece kendini daha çabuk ele verecektir.

28 Eylül 2007 Cuma

ABŞALOM ABŞALOM - WILLIAM FAULKNER






Abşalom ismi Kitabı Mukaddes ‘te anlatılan bir öyküde geçer:

Hz. Davud ‘un üçüncü ve en sevdiği oğlu. 2. Samuel kitabının 13-19. baplarında çizilen portresine bakılırsa, Abşalom ‘a kişisel çekiciliği yasa tanımazlığı, küstahlığı ve trajik yazgısıyla Eski Ahid ‘in Alkibiades ‘i denilebilir. Adı ilk kez tecavüze uğrayan kız kardeşi Tamar ‘ın öcünü almak için, Hz. Davud ‘un büyük oğlu olan üvey kardeşi Amnon ‘u öldürmesi dolayısıyla geçer. Bu yüzden sürgüne gönderildiyse de Yoab ‘ın yardımıyla bağışlanır. Daha sonra Hz Davud öldüğünde kimin tahta çıkacağı konusundaki kararsızlık yüzünden bir ayaklanma başlatır. Önceleri tam bir başarı kazanmış gibidir. Ve Hz. Davud az sayıdaki yandaşları ve kişisel muhafızlarıyla birlikte, Kudüs ‘ü ve krallığın önemli bir bölümünü Abşalom ‘a bırakarak Ürdün ‘e kaçar. Kaçanların ardına düşen Abşalom Ürdün ‘ün batı bölgeleri olduğu sanılan ‘Efaim Ormanı’ nda tam bir yenilgiye uğrar ve saçlarından bir meşe ağacına takılmış halde yakalanarak Yoab tarafından öldürülür.”



Karmakarışık bir kitap. Tıpkı Ulysses gibi belki on kez başlanır, can sıkar, kenara bırakılır. Hiçbir çekiciliği olmayan soğuk bir tuğladır. Haliyle Faulkner bir kitap yazmış, gündüzünü geceye katmış; okuyucu Faulkner ‘e saygı duyuyorsa bir şekilde bu işi bitirmeli.
Bu kaprisin (kitap) neticesinde ilk baskısını çıkarır çıkarmaz sert eleştiriler alır. Bir kısım okuyucusunu kaybeder. Ama her kitabın kendine özgü çekiciliği vardır: Hani, yazarları okuyucular seçer denir; tersi, yazar kendi iradesiyle kitlesini belirler. Okura da ancak kötülemek, satın almamak kalır. Bunun apaçık örneğidir “Abşalom, Abşalom”.

Karmaşık atmosferlerle, bilinmeyen, aralarında bağlantı bulunmayan parçalarla açılır. Ama bir yandan okunur diğer yandan da ince ilişkiler akılda tutulursa; sonraki kısımlarda iri iri olaylarla, uzun anlatımlarla karşılaşılacağından akış içindekiler akıla kolayca kazınır. Faulkner ‘in meşhur ayrıntıdan bütüne ulaşma tekniği buna neden olur. Ayrıca, içerikte italik harflerle yazılmış bölümlerin aralarında küçük bağlantılar kurulmalı, en azından uğraşılmalı.

İlk bölümlerden son bölümlere kadar kişilerin, diyalogların anlattığı şey (konu bakımından) değişiklik göstermez. Ama her birinin bakış açısı, ele alış biçimi farklı olduğundan Faulkner sizin bu çakışmaları fark etmenizi, böylece bir tepe noktasından, karakterlerle duygusal bağlar, özdeşleştirmeler kurmadan gerçeği kavramanızı sağlar.


Kitabın (çok kaba), yalnızca olay örgüsünü özetlersek; öncelikle, Thomas Sutpen ‘in elinde (Kızılderili ‘lerden nasıl koparttığı da bilinmeyen) bir toprak tapusu, bir Fransız mimar ve bir miktar zenci köleyle (hayali bölge Yoknapatawpha ‘da bulunan) Jefferson Mississippi ‘ye girişleri anlatılır. Geçmişinden kimseye söz etmeyen, tutkulu, amacına ulaşmak için her şeyi yapabilecek ve bu özelliği sayesinde de başına olmadık şeyler gelen, kızıl saçlı, kızıl sakallı irice bir adamdır. Sutpen hiçlikten kurtulmaya çalışan biridir.

Ve en sonunda evini tamamlar. Eşyalar satın alır. Özlemini duyduğu hayata kavuşması için ihtiyacı olan tek şey bir kadın, soyunu devam ettirecek bir “dişi” dir. Kasabada dükkan işleten içe dönük bir adamın kızıyla; yapılan çağrıya köleler haricinde pek kimsenin ilgi göstermediği bir törenle evlenirler.

Ve daha sonraki olaylar: patlak veren iç savaş, Güney ‘in yenilgisi, Sutpen ‘in önceki yaşamından (geldiği yer) kalan çocuğu; yine aynı çocuğun kendi öz kızıyla evlenmek istemesi ve üst üste gelen onca felaket…
"Güney" hakkında, Amerika hakkında ve tüm insanlık hakkında bize ince düşünülmüş ip uçları verir.


Bir kutsal kitap öyküsünün modern yorumu, Murat Belge ‘nin deyimiyle “tiz sesle yazılmış bir güney profili”.
Faulkner ‘in yazdığı en iyi kitap.


"abşalom abşalom", William Faulkner, Yapı Kredi Yayınları, Çev.Aslı Biçen