Sahnenin görünmeyen bir köşesinde hiç tanışmadığı, kendi halindeki davulcuyu severken yanında duran sevgilisine “Beni hasta ediyorsun” diyebiliyor Holden. Başında gezdirdiği kırmızı avcı şapkasıyla epey dikkat çekiyor. Çoğunun sevdiği samimi, içinden nasıl geliyorsa öyle davranan insanlardan hoşlanıyor. Katıksızlığı seviyor.
Kişinin içine minnacık dış etken, aslında ona ait olmayan, bir özenmenin getirdiği zorlama davranışlar karışmışsa bu onu çileden çıkarmaya yetiyor. Özü gibi davranmak belki de dünyada en önem verdiği şey.
İşte bu yüzden çocukları çok seviyor. Çocuklar birini taklit ettiğinde yalnızca karşısındakini değil kendini de aldatmış, gerçek bir başkasını oluşturmuş oluyorlar. Yapmacıktan uzak, sevimli bir hale geliyorlar. Ama çocukların hepsini ayırımsız sevdiği söylenemez Caulfield ‘in; küçük kız kardeşi Phoebe ‘ye okulda bir not bıraktığı sırada duvardaki yazı gözüne çarpar. “Seni …” yazıyordur.
Fena halde canını sıkar bu, silmeye çalışır, silemez. İşte o yazıyı yazan çocuğu sevmez. Bunun anlamı çocukların nereye gittiklerini, gideceklerini tamamiyle bilmemeleri. (Bu onun durumunu da açıklar. Sanatoryumdan çıktıktan sonra ne yapacağı sorusunu bu yüzden yanıtlayamaz) Ara sıra kiminin uçuruma çok yaklaştıkları, duvarlara böyle yazılar yazdıkları oluyor ve bunların engellenmesi gerektiğini düşünüyor.
Tam bir yetişkin olarak görmek istiyor kendini. Onun küçüklüğünü akılda canlandırmak öyle zor ki. New York ‘ta geçirdiği onca macera için ne demeli. Hızlı bir, olgunluk dönemine geçiş gibi, sanki yirmi yılda yapılacak şeyleri, özetleyip bir geceye sığdırmış. Her şeyi anlamış, her şeyden umudu kesmiş biriyle, daha on üç yaşındaki bir çocuk karışımı gibi. İki uç noktaya da kendini ait hissettiği söylenemez, belki o yüzden gidip gelirken aradaki hıza dayanamıyor.
Kim ne derse desin, Holden Caulfield sağlıklı bir karakter değil. Onu izlemek, örnek almak, onu taklitten öteye geçemez. Çünkü böylesine bir özgünlük, etrafında birikmiş her şeyi siler, yok eder.
Nasıl biri Holden, kişiliği olaylara karşı aldığı tavırlarla, yaptıklarıyla ortaya çıkıyor; mızmız, merhametli, acımasız, güvenilmez, bencil, gamsız, tembel, tezcanlı, on altı yaşında, bir seksen dokuz boyunda, kafasının bir yanı olduğu gibi beyaz tellerle dolu, bazen on iki yaşındaymış gibi davrandığını kabul eden garip biri.
İçinde bulunduğu çöküntü, sanatoryumdan çıktıktan sonra düzelecek mi. Nasıl bir teşhis konulur. Hastalığı nedir bilmiyorum (zatürree dışında), işin bir de psikolojik derinliği olduğu kesin. Yoksa Salinger yalnızca ilk gençliğini mi anlatmak istedi. Tümü sayıklamadan ibaret. Bu sorulara net, doğru yanıt verilemez. Yalnızca hasta olduğu ve bir dönem geçirdiği söylenebilir. Teenage hastalığı denen şey, içinde bulunduğu basit bir süreç mi.
Onun anlatımını, maceralarını, Salinger ‘in kurduğu dokuyu herkes seviyor. Bu edebiliğin sonucu. Ben canlı Caulfield ‘le ilgileniyorum. Onun gerçekten varolduğunu düşünerek yazıyorum. Özenmek, hep başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerini taklit etmek istemiyorum. Holden ‘in bir “rockstar” gibi peşinde sürüklediği, onun takipçisi kim bilir kaç genç vardır.
Caulfield ancak bir zaman geçtikten sonra “büyük adam” olacak. Şimdilik yalnızca alametler gösteriyor. Bol bol olasılığı var. Ele aldığı, düşündüğü çoğu şey önemsiz. Onların yerine başka şeyler konulursa Caulfield ‘in tümünün hakkından gelebileceğini anlıyoruz. Ama hep varsayım… O, benim “önemli” dediğim şeyler hakkında düşünmüyor. Park havuzunda yüzen ördeklerin kışın nereye götürüldüğünü merak ediyor; taksi şoförlerini böyle sorularla deli ediyor.
Bütünü içinde tutan parçalarla mı ilgileniyor; onun maceraları hep hüzünlü, hep kaypak.
(…)
”Ne olmak isterdim biliyor musun? Yani o lanet seçimi yapmak elimde olsaydı?”
“Ne? Ağzını bozma.”
“O şarkıyı biliyor musun, hani ‘Yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında’ diye? Ben işte-“
“O öyle değil, ‘rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında’ olacak! Şiir bu Robert Burns ‘ün”
(…)
“Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta –yetişkin hiç kimse yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim.”
(…)
Çavdar Tarlasında Çocuklar – J. D. Salinger. (Çev. Coşkun Yerli. [Syf. 164-165] YKY ‘de 13. baskı.)

